Shine on you..

Saturday, May 17, 2008 

birkaç-bir

Birkaç tshirt,
birkaç merserize kazak,
bir pantalon,
bir short,
bir havlu,
bir diş fırçası, bir şampuan,
bir bikini,
bir kitap,
bir ufak fotoğraf makinası,
bir bilet,
2-3saat yol...

sadece birkaç gün uzaklaşmak,
kendimle.

Friday, May 16, 2008 

Kimin Liz'iydi o?

Son 3-4gündür gazeteyi her açtığımda bizim Liz'in değişik şapka ve broşuyla beraber eli göbeğinde cumhurbaşkanı Gül ve kollarını nereye koyacağına karar verememiş, "acaba türban bu sefer iyi bir stil yakaladı mı?" der gibi bakan eşinin fotoğraflarını görmekten sıkıldım.
Manşetten kaçsam, kenardan yakalıyor sanki. Liz'le ilgili haberlerin yarısından fazlası da Pazar Keyfi/Sürprizi vs'nin şıklar ve rüküşler tadında geçiyor.
Böyle Liz, Liz diye kendi kendime homurdanırken, annem "Liz kim ya?" diye sordu.
"Liz işte, bizim Liz, Kraliçe olan. 2.sinden hem de." dedim, güldük.

Bursa'da cami/türbe girişinde "türban" takmış.. Vaaa, 1-0 oldu, gol atıldı sanki. Ne var yani? İtalya'da da kiliselere girerken uzun pantalonsuz, yarım kollu tshirtsüz almıyorlar içeri. Mecbur alıp giyiyorsun. Dine saygıdan takıp girmiştir işte kadın da. Her dini mekanda uygulanan bir şey, gol filan yok, üzgünüm.
Bu görüntü yayınlandıysa da ben kaçırmışım zaten, meraklıyım o yüzden. Şapkasını çıkarmış mıydı?
Aslında her şey bu Liz'in yüzünden. Böyle şapka-broş-süs- heybetli bir şeyler takması yüzünden her kraliçeyi onun gibi sanıyordum.
Norveç kraliçesi Sonya'yı da görünce afallamıştım o yüzden. Kadın gayet kendi halinde, maksimum Angela Merkel süsünde ve gerçekten içten biriydi.
Buna rağmen, hepimiz çemkirmiştik okul Kraliçe gelecek diye biraz düzenlendi diye.
Madem biz birleşik dünya kolejindeyiz, eşitlik-özgürlük-dünya barışı vs vs amaçlarıyla kurulmuş sayılı okullardan biriyiz, kraliçeye bu kadar iltimas niye diye, okuldaki 200kişiden 195imiz burun kıvırmış, okul yönetimini eleştirip durmuştuk.
Sonya'nın bizim Kimya dersine geleceğini öğrenince de, Kanada'lı hocamız Mark bir deney koymuştu o günkü plana. Meredith de oturup ağlamıştı, "nerede eşitlik?" diye, hepimiz de Mark'ı eleştirip Meredith'e arka çıkmıştık.
Sonya geldiğinde, aramın iyi olmadığı deneylerde bir şeyler uydurmaya çalışıyordum sanırım, kadın yanıma gelince, zoraki bir el sıkışıp arkamı dönmüştüm.Bizim okul onun sayesinde kapanmaktan kurtulmuştu hal bu ki.

Şimdi düşününce çok komik geliyor. "O hiç kraliçe gibi değildi ya, ben böyle heybetli bir şey bekliyordum" deyip duruyorum.
Hep bu Liz'in kıyafetleri yüzünden işte.
Nasıl işlemişse kafama, her kraliçeyi öyle sanıyormuşum.
Şimdi de televizyonda her haber saatinde "bu kez şunu giydi, şunu taktı" diye duyup, bunun haber değeri oluşuna şaşınca; Kraliçe Sonya'nın bu şaşırmada etkisi olduğunu hatırlayıp, o yıllardaki hallerimize gülmeden edemiyorum.

Thursday, May 15, 2008 

Todavía

Viva la anemia!

que nunca se mejora..

Labels:

Monday, May 12, 2008 

Elveda Rumeli diye bir dizi var annemin izledikleri arasında. Küçük Zarife diye bir kız var, yumacık bir şey. İzlerken bir an keşke bu kız gibi bir çocuğum olsa -onunla (yada seninle eğer okuyorsan, aynı şey değil mi nasıl olsa)- dedim.
Neyse dedim sonra.
Sustum.
"Bir yüzümü yıkadım", geldim. Az sonra da uyurum.

Mucize sesinin yankısı bir gün gelir mi bilemem.
Sen de bilemezsin,
itiraz etme.

 

ege usülü

-Çekirdek alacaktım ben, senin yüzünden almadım, yemeği hazırlayıvermişsin.
-Ee alsaydın.. Boşver içme bak. Ya da erikle iç, erikle rakı çok güzel gider.
-Hiç duymadım ben öyle bir şey.
-Olur mu canım, deden rakıyı erikle içerdi.
-Zaten başka bir seçenek de yok.

-Yemeyeceğim, canım istemedi. Sarımsaklı yoğurtla domates sos sadece, yeter.

Salatalık da soyduk.
İki yeşil eşiliğinde tek kişilik rakı.
Bana kalsa öyle yavaş yavaş sabaha kadar içsem.. Öyle sızıversem, bir gece de düşünmesem.
Sanki her şey düşünmemek için. Bu aralar anlamadan okuduğum tüm kitaplar, her güne bir başkası programlanmış ardarda diziler, yırtıp atmak istediğim kitap, uyku, belki birkaç günlüğüne hafif güneye kaçış...
Olmayan bir mucize sesi bekleyişi...

Bir kez demişti "kalabaklaşıyoruz" diye,
iki kişilik bir kalabalıklaşma.
Yine yalnızlaşma ritüellerindeyiz,
hep.

Sunday, May 04, 2008 

hoşgelmişsin pesimizm, sen olmasan ruh halimi kim tanımlardı?

3 senelik eşya, 3buçuk, bilemedin 4 saatte toplanıverdi.
İlk 1 saati yalnız, kalanı bir el daha yardım alarak da olsa; işte bu kadarcık kısa sürede toplanıverdi. Sanki 1 senedir hiç yaşanmadı gibi oldu o oda, korktum.
Şimdi ne yatak örtüsü var, ne poster, ne dağınıklık.. 1bavul, 1 ufak çanta ve (hala)yatağın üzerinde duran bir laptoptan başka geriye kalanlar yere filan dökülmüş kırıntı parçalarından başkası değildi. Her şey kapının önünde duruyor. Gözüme çok eşya varmış gibi görünse de, bir daha baktığımda "bu kadarcık mıymış yani hayatım?" diye sormadan da edemiyorum.
O kadarcıkmış.
Yorgunum.

İlk kez geri dönmek korkutuyor hatta beni. Korku da değil tam aslında ya, anlatamıyorum. Geri gitmeye korkuyorum işte. Kalbimin sesini üzerine yatmadan bile duyabiliyorum, uyuyamıyorum, bir günde 10 bardak sütsüz kahve içmişlik gibi bir hal dışarı yansıyışı tam olarak da.
Burayı sevdiğimden değil tabii bu, başka. Varış yeri korkutan. 3 ay olmuş. Kışın nasıl heyecanlıydım geri dönerken, planlar yapmışken. İnsan plan yapmamalı belki, geriye kalan "neden bu kadar aptalım" sorusu oluyor çünkü.

İnsan evladı garip yaratık. Hele kadınlar daha da kompleks yapıda canlanmış. Bir hormona da bağlanamaz tabii.
Boktan şeyler yapmışsın, boktan seçimler kıçını kurtarmak için yazın birinde. Ne mantığı var, ne hissi, ne açıklaması.. Boktan işte öyle. Bile bile aslında kendi ağzına s.çmışsın, tipik ve (nedense) anlaşılmaz "ne yapsam, nasıl yapsam" döngüleri içinde parçalamışsın. Kandırmak gibi bir niyetin yok hiç haberdar olmayan birilerini, ama o bencil kendini kurtarma çerçevesi kaçısında bi bakıyorsun, "ulan ne diyorum ben yaa" diyor için, beynin, kalbin. Yine de yapmışsın.
O da yapmış aslında, kandırmamış olduğun yapmış yani. Haberin bile yokmuş hatta, ama bunun olması -son zamanların favori kelimesi- bir boka yaramadığı gerçeğini değiştirmiyor. 2 boyut olayı. Birkaç satır aşağıda.
Dün konuşurken birisi bana; "iyi de garip değil mi bu tezatı görmemeleri, aslında içinde olan duyguları saklamak için, gözüne sokar gibi tam tersini yapmandan belli oluyor. Nasıl farkedilmez ki?" dedi. "Farkedilmiyor demek ki" dedim.

Duvar olmaya çalışıyorsun, senelerce uğraşıp. Sonra tam o duvarı yenmek gerekliyken, bunun tartışması ve bunalımı içinde kıvranırken, duvar olmayı başarıveriyorsun. Böyle şansın....
"Zaman"la ne zaman iyi anlaştık ve benim için güzel bir şey yaptığı oldu ki?
Ya erken yaptırdı, ya geç kaldım...
Şimdi böyle anlamsızlık, aptallık arası yerde "hedehöde bcdncs" diye saçmalık gibi geliyor anlattıkların karşındakine. Geç kalmışsın da, o harflerin muadili geçmiş sanki anlatırken.
İlaçlar bile muadil tarihi geçtikten 1 sene sonra kadar kullanılabiliyor, kelimeler bundan aciz. Masal anlatır gibi aptal aptal harfleri biraraya getiriyorsun sanki, masal filan yok ortada.

İnsan evladı dediğin 2 boyutlu bir şey e nihayetinde; bir şeyi tutturduğunda geri çeviremiyorsun ki öyle. "3. boyutu var bunun diyorum, değişiklik yapacak olan o...4. de var.."
Cevap, "3. boyut ne?"
Susup kalıyorsun.
Bi küfür daha uçuruyorsun; bi "aptal aptal aptal" 3lemesi daha...
Hepsi kendine...
Zaten en çok kullandığım kelime de "üff, öfff, s.kym yaaa, oooofff" muş.
Burdan da hayat felsefemin boyutu ele veriyor kendini, "hoşgelmişsin pesimizm, sen olmasan ruh halimi kim tanımlardı?"

Beynimin sağ tarafıyla göğsümün sol tarafı zonkluyor. Hatta beynimin sağ tarafından sanki neon renkli bir şey yara yara geçiyor. Bıçak gibi filan değil, yakalanamaz bir şey. Acıtıyor çok.
Ve bu kadar uzun kelimeler topluluğundan sonra bile; hala 10 kahve içmişlik hali.

2 gün sonra uydurmadan da olsa bir gülücük yerleştirmek zorundayım halbuki.. Uçaktan inip, bildiği yere gelince ağlamaz ki insan yorgunum/korkuyorum diye hem.

Labels:

Friday, May 02, 2008 

Orantı

"Şaka gibi" demek istiyorum aslında.
Tüm bu olanlar aslında "şaka gibi." Acı, tadı ağzı yakacak kadar acı şaka. Ölümcül bir şaka, yıllardan beri süre gelen.
Türkiye'de su sıkıntısı vardı, değil mi? İstanbul'da, Ankara'da filan su kesintileri yaşandı yazın, şikayetler, şuna dikkat, buna dikkat...
Nedense panzerleri doldurup doldurup insanlara fışkırtma, hayatlarından bezdirme olunca konu, devlet büyüğü sayılan insanların ve yandaşları için bu "su sorunu" yok oluveriyor. Maksat : eziyet olsun. Bu sene bir de içine kırmızı boya koymuşlar...Neyi damgalamaya çalışıyorlar ki? Nasıl bir ego tatminidir, anlayamıyorum.
"Orantı" anlayışı körelmiş insanlar grubu, kendilerine "orantılı güç" kullanma hakkı tanıyorlar ya...Faşizm bu devletin orantılı anlayışına uygun düşüyor.

Birileri terör arıyorsa, dün olanlara bir bakmalı önce. Şehirlerarası otobüslerin geçişini bile tutan, insanların canına kastedilmiş adamlar topluluğu bir devlet. Sınır ötesi operasyonlar yapmaya geçişler sağlayan, bir yandan da kendi orantısına uymayanı öğütmeye hevesli devletin terörü...

Çıkıp "sorunsuz geçti, olumsuz bir olay olmadı" diyebilen adamlar var.
Bunların üzerine; "neden ısrar etti sendikalar, hiç anlam veremedim" diyen bir başbakan da var.
Utanmadan.
Sinir bozukluğundan, bu zekaya, "şaka yapıyor değil mi, ironik olmaya, kinayeler kullanmaya mı çalışıyor yoksa?" diyerek gülmeye çalışıyorum. Ciddi bir zeka problemi olmalı bu; "neden ısrar ettiler anlamıyorum" diyen ve insanların üzerine çullanan, yolun kenarındaki kıza 4 ayrı polisin herbiri ayrı ayrı geçerken tekme savurmuşluğu gibi olaylar varken; "olumsuz bir şey olmadı" diyebilen adamlar için daha fazla iyi niyetlice yaklaşamıyorum çünkü.
En optimist seviyem bu.
Hatta umarım vardır gerçekten zeka problemi.. En azından sevineceğim o zaman, başka nedenlerle böyle şeyler yapmama ihtimallerini de düşünebileceğimdendir belki, kimbilir.
Ama optimist olamıyorum.. Bunları yapabilen insanlara karşı optimist davranamıyorum.
Nerede görülmüş böyle bir şey?
Hadi her şeyde ağızlarını biliyor herkes, "bilmemnerede de var, neden Türkiye'yi kötülüyorsun" diye...
Nerede var bu? Arkasından koştukları hangi ülkede var?
Hangi devlet, elindeki terörü gerine gerine sallıyor böyle?
O adamlar yerlerinden "nasıl da çıkartmadık, kah kah kah, süperiz süperiz, çak dostum..." da diyorlar mıdır?
Yada "20 bin göstericiyi sokmadık, şehirlerden kalkacak otobüslere bile ambargolar koyduk ama 30bin polis görevlendirip biz kendimiz ezici çoğunluk olduk, ortama daldık" deyip gururlanıyorlar mıdır?
Otobüs, metro, vapur seferlerini iptal edip; Şişli Etfal'in bahçesine, acil servisine bile gaz bombası atabildikten sonra; o öne sürdükleri "hayatı felç edemeyiz, o yüüzzzdddeeeen yassssaaaakkk" deyişlerine kendileri de bir yerleriyle gülmüyor mudur? Süper rahatlattılar, sağolsunlar, varolsunlar..

Ama bu ve bunun gibi adamların yıllardır ciğerleri bile belli.. Ne bekliyorduk ki?
En sinir edeni de; "ee sen 1 mayıs'ta Taksim'e gidersen, dayak yersin" inancının "normal - yani pasif, yani bana dokunmayan bin yaşasıncı" insanların içine işlemiş olması...
Yok çünkü, öyle bir benimsemişler ki, içleri bile çürümüş...

Bu adamlar başkalarını da kendileri gibi çürütmeye hevesli olduklarını daha nasıl gösterebilirler ki?
Özgürlükten söz eden bu ve bunlar gibiler..Ne özgürlüğü?
Yiyip, öğütülen özgürlük mü?
Nişancıları yerleştirerek savunduğun özgürlük mü?
"İnsani" yanı olmayan, "hayat" ve "insan canı" olgusunu taşımayan bir özgürlük mü?
Her aklına esende, "çanak çömlek patladı" cı özgürlük mü yoksa? Hangisi?
Sıradaki ne?


*Fotoğraflar uod, 1 mayıs 2008, Taksim.

Labels:

Wednesday, April 30, 2008 

Öcüüü

Tayyip Erdoğan, yandaşları ve Taksim'de 1 Mayıs kutlamaları için onun gibi düşünen herkesin "annem göster ama elletme dedi" tadındaki ve Süleyman Demirel yuvarlamaları benzeri konuşmaları gittikçe daha sinir bozucu bir hal aldı.
Vali çıkmış, "haberler aldık biz, çok emin yerlerden, öcüler basacakmış, aman da aman, kaçalım kaçalım...baaak, hooop, yasaaaak...Taksim ne? Pis o pis, bak Çağlayan vaar, Kartal vaar, Kadıköy var sonra bak...İstanbul'da diye demiyorum, bu yerler harika.. Hadi bakayım, attık Taksim'iii, hanimiş, nerdeymiş..."demeye yakın konuşmalar yapıyor.
Valiysen, adamdan sayıyorsan kendini, höt möt demekle olmuyor o. Madem haber aldınız, tehlikeli yürümeleri, düzeltin, işiniz ne? Yok ama, siz sadece öcüleme ve pislemeyi biliyorsunuz, doğru, unutmuşum.
Sonra bir de "çanak çömlek patladı" yapacaklar. Uyardılar ya hani, hasbel kadar tehlikeyi azaltmaya çalışmak yerine, o yüzden hazırlandılar, en ufak bir şeyde "çanak çömlek patladı" diyerek dalmaya hazırlar.

Garip olan şudur ki; biz sorunları ve hataları düzeltip iyileştirmek yerine, onlardan sadece uzaklaştırmaya yönelik hareket eden bit toplum olup çıktık.
Bir de Tayyip Erdoğan'ın bugünkü sözleri var ki, döktürmüş yine.
"Anma, çelenk koyma tamam da; 5,10, 20 bin olmaz."
Siz karar verin o zaman kaç kişi olsun, birer de ip geçirin halkın başından; bir de çoban bulduk mu, bu iş tamamdır. Zaten buna yatkın insan dolu etrafta.
"Tayyip'cim, kavalın evde kalmış annem..."

Madem bu kadar korumacı içgüdüyle yaklaşıyorsunuz, o zaman yılbaşlarında ve geceleri de kadınların, adamların üzerine saldıranları da sokmayın. Hani madem sürekli duyumlar alıyorsunuz, toplum huzuru filan gevelemeleriniz var ağzınızda; bari işe yarayan şeylerde de yapın da; "karşı argüman"ınız olsun.

Polis gününde copsuz olmaya çalışayan halleriyle polisler,yılbaşları, maç kutlamaları için tekini tekinsizi yüzlerce binlerce adam girebiliyorken Taksim'e, 1 Mayıs'ta emekçi ve işçiler ve bu günü kutlamak/anmak isteyenler niye giremiyor?
Unuttum, pardon. Tehlikeliydi...

Duyumlar alıyorsunuz demek ki, provokasyonlar olacakmış, tehlike öcü böcü filan...Hadi diyelim Taksim'i de koruyamıyorsunuz, "gelmeyin gelmeyin kaçın, olmaz vermem" diyorsunuz; ama unutmayın ki "Kartal, Kadıköy, Çağlayan" diyerek de o zaman açık açık "korumaya" çalıştığınız halkı o yerlere yönlendirmeye çalışırken, öcü böcü dediğiniz provokatörlere de yön gösteriyorsunuz. Madem kargaşadan, kavgadan korkuyorsunuz; hedef belirterek siz daha kötü bir suç işlemiş olmadığınızı sanarak mutlu mesut uyuyabiliyor musunuz?

Yok ama, siz uyursunuz... Bu yaptığınız nedir ki, "önemsiz bir koruma içgüdüsü"?.. Güdülerinizi ve duyumlarınızı sevsinler...
Zaten bu güdüler nedense hep işlerine gelince ve anlamsız olduğunda ortaya çıkar, ama kaybolur gerekli olduklarında, adam öldürüleceğinde, ırkçılık arttığında..

Labels:

Tuesday, April 29, 2008 

Banyan

Banyan Tree Hotels and Resorts diye bir oteller zinciri var, genellikle egzotik alanlarda iş yapmayı seçen, daha terkedilmiş alanları seçip çevreye yararlı olmak için milyon dolarlık harcamalar yaparak "çevre dostu" işlemler uygulayan, rakiplerinden ve piyasa ortalamasından daha fazla maaş veren, yerli halka katkıda bulunmak için de yaptıklarını satabilecekleri ufak yerler açan, yerli halka öncelikli olarak iş veren falan sorumluluk sahibi bir şirket.
Kurucusu adam ekonomist ve yayıncılık yapmış, karısı da sosyologmuş. Singapurlu ikisi de.
Bu oteler zincirlerinin birinde bir gece kalması 360 dolar civarında. Ama cidden adamlar bir dolu yardım projesi yönetiyorlar ve her odadan günlük 1dolar daha fazla alıyorlar, yapılan projelere yardım olarak. Projeler arasında burslar vermek, kaplumbağaları kurtarmak var mesela.
Zenginler filan ama "hep bana hep bana"cılıkları diğerlerine kıyasla oldukça az ayrıca.

Her açtıkları otelin maliyeti 250milyon dolar.
Sadece 400bin dolar her bir su arıtma sistemi için veriyorlar.
Birleşmiş Milletlerin Thailand'da mayından kirlendiği için "ıslah olunmaz" raporu verdiği bir yeri alarak başlamışlar ilk olarak işe ve alanı güzel hale getirip işletmeye açabilmişler.
Kısacası BM, "bundan artık fayda gelmez" derken, Ho Kwon Ping ve karısı boş durmamış, fayda getirmiş.

Bir çok yerde zincirlerin halkalarını açmışlar, Maldivler, Bahrein, Thailand, Çin derken büyüyorlar. Fakat yatırımcı çekmeye çalışıyorlar...
Yatırımcılar da, "yahu biz zenginiz zaten, halk da olmayıversin, bak onlar tsunami filan uğraşıyorlar zaten, kaplumbağalardan bize nedir ki" havasında burun kıvırmacalarda.

Banyan'dakiler, "ne yapsak da bu adamları zengin zengin ne güzelden, hem zenginiz hem yan gelip yatmadan gösterişsiz sorumluyuz haline getirsek" kumkuması yapıyorlar.

Ben de oturmuş, kıssadan hisse hocanın istediği "Banyan da çok abartmış canım, şirketlerin yatırımcı ve paydaşlarına sorumluluğu, toplum sorumluluğun 250 milyon katı mı yoksa 100 milyon katı mı olmalı?", "yatırımcıların göbeklerini açıp kaşıma sorumlulukları hepsinden büyük olmalıdır, evet" şeklindeki kapitalist amerikan işletmecileri tartışmasını yazmaya çalışıyorum.
Sonuç bölümünde "satmışım yatırımcıları ve bu sınıfı, aferin Ho Kwon Ping ve karısı, yaşa Banyan, ömrümü yediniz bir dönem be, yaşasın bitti" yazma hayalleri kuruyorum.

P.S: Bu Banyan'ın sevdiğim yönü, "biz çevre dostuyuz" diye gösteriş yapmaya çalışmaması. İlgilenmediği sürece, müşterilerine bunun reklamını yapmıyor.

Monday, April 28, 2008 

Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Kocaman camlı bir yerin önünde oturmuşum, müzik dinliyorum. Kendimi ağaçların arasından yağan şiddetli yağmura bakmaktan alamıyorum, 5 sayfa yazmam gerekiyor halbuki.
Bok varmış gibi melankoli yaratmak böyle bir şey sanırım.

"Akla gelmek" kelime grubunu onun için sözlüğümden çıkıyorum, insan aklından çıkmayan bir şey için, "aklıma geldi" dememeli, denmez zaten, gülünç oluyor. Sanki gitmiş de geliyormuş gibi, halbuki giden yok akıldan..

Bu aralar en çok "boktan" kelimesini seviyorum.

Sunday, April 27, 2008 

Sevgili Ayşe Teyze,

Tüm cuma günümü odada, (45 dakikalığına süper markete gidip yemek almak hariç)
Tüm cumartesi günümü de yemekhane ve Ekin'in odasında geçirip harcadım.
Cumartesi günü tam 5buçuk saat yemekhanede(12:30-4:00pm arası ve de 6:30-8:30 pm aralığında), 6buçuk saat de Ekin'in odasındaydım.
Gün dediğin 24değil, 12 - 15 saat bir şeydir. Harcadım, gitti, yaşandı bitti saygısızca filan belki.
"Saygısızlık", finallere ithafen.
Sanırım Ekin'e taşınacağım dönene kadar, odamı böcekler bastı, uyumadım adam gibi. Huy geldiği yetmezmiş gibi, alerji filan oldu.
Hah bir de sabah 3 parmağımın, 2şer 2şer arasında, 2 ayrı uğur böceğiyle uyandım. Kırıntı sanmıştım, değilmiş. Bir de ufak siyah böcekler var, düşündükçe kaşıntı geliyor.
Elime geçen her şeyi yıkadım, kıyafetlerimi ve çarşafları da çamaşır makinesine attım, delirmek üzereyim.
Dezenfektan bulursam, içip, kafamdan aşağı boşaltmayı planlıyorum.

Labels: ,

About me

She-LA yada TugCe...Aslında her ikisi de ve birçoğu daha..Gerçekte 21yaşında olsa da 30, 5 ve aynı zamanda 60 yaşında.Ufacıkken her şeyi toplayıp tek başına Norveç'e gidecek kadar deli cesareti var.Zaten sonra sadece deli kısmı kaldı..Tek ruh yetmeyen, paranoyak, yine de hayat aşığı...Koalayı çok seviyor ve sonu yan düşmüş 8 olsun istiyor...
  • My profile

    Web This Blog

    Last posts

    Shine on you.. is powered by Blogspot and Gecko & Fly.
    No part of the content or the blog may be reproduced without prior written permission.
    First Aid and Health Information at Medical Health